Bazen bir yere varmak için değil, kendimizden biraz uzaklaşmak için çıkarız yola. Yanımıza aldıklarımızdan çok, geride bıraktıklarımız anlatır kim olduğumuzu. Bir şehrin sabahı, bir fincanın dibinde kalan sıcaklık, söylenmemiş bir cümle… Hepsi içimizde başka bir yere dokunur.

O sabah denizin karşısında durdum. Kimsenin acelesi bana bulaşmıyordu henüz. Uzakta bir vapur ağır ağır ilerliyor, kıyıya vuran su aynı cümleyi başka türlü söylüyordu. Her şey tanıdıktı, ama hiçbir şey dünle aynı değildi.

Kendime ayırdığım o küçük sessizlikte şunu düşündüm: İnsan bazen hayatını değiştirecek büyük cevaplar ararken, ona iyi gelecek küçük soruları unutuyor. Bugün neye dikkat ettim? Kimin sesini gerçekten duydum? Hangi anı, geçip gitmesine izin vermeden yaşadım?

Defterimi açtım. Yazmak, dünyaya bir şey söylemekten önce, dünyayı dinlemeye razı olmaktı belki de. Kusursuz bir cümle kurmaya çalışmadım. Aklımdan geçenleri, tıpkı kıyıya vuran dalgalar gibi, oldukları hâliyle sayfaya bıraktım.

Bazı günlerin bize bıraktığı tek şey bir izdir. Bir koku, bir görüntü, yarım kalmış bir konuşma. Sonra bir gün o izi takip ederiz ve kaybolduğumuzu sandığımız yerde kendimizle karşılaşırız.

Belki de bir defterin bütün kıymeti buradadır: Unutmamamız gerekenleri değil, unutmuş olduğumuzu bile bilmediklerimizi saklar. Ve bazen, yıllar sonra açtığımız bir sayfa, bize yeniden başlamanın hâlâ mümkün olduğunu hatırlatır.

✳